Kozlu Fatih Camii
www.facebook.com/kozlufatihcamii

Peygamberlik

 
eygamberimiz ve Peygamberlik
 

Allah'ın Rasulü Hz. Muhammed (sav)

Kur'an başlı başına delildir: Kur'an konusunda, onun bir insan sözü olamayacağını gördük. Dolayısıyla, Hz. Peygamberin, Allah'ın Rasulü olduğu kendiliğinden ortaya çıkmış olur Peygamberimizin okuma yazması olmadığı halde meydan okuması, şair ve bilginleri susturması, geçmiş ve gelecekten (hadislerde) bahsettiği olayların gerçek olması, ondört asır evvel yaşamış olmasına rağmen, ancak bu asırda ortaya çıkabilen bilimsel gerçeklerden bahsetmesi, asırlar boyu canlılığını koruyan bir kitap olması gibi hususlar gösterir ki Kur'an'ı Hz. Peygamber (sav)kendinden yazıp getirmemiş, Allah 'dan aldığı vahiy ile bildirmiştir.

Tevrat ve İncil de Peygamberimiz'in Delili: M.S. 325 İznik Konsilinde sayısız İncil'in ortadan kaldırılmış olmasına, elimizdeki İncillerin tahrif edilmiş bulunmasına (4/46, 5/13,41) rağmen yine de 100’den fazla yerde, işaretlerle de olsa Peygamberimiz'den bahsedildiğine şahit oluyoruz.

Örnek: ''Rab Sina'dan geldi, ve onlara Seir'den doğdu, Paran dağından parladı'' (Kitab-ı Mukaddes, Tesniye, 33/2). Burada Musa, İsa, Muhammed anlatılmaktadır. Çünkü Paran (Faran) Mekke'nin isimlerinden biri olup, Hz. İsmail'in Paran çölünde oturduğu da başka bir yerde anlatılır. ''İsa: Rab, size Faraklit gönderecek. Her şeyi O öğretecek ve dünyaya hükmedecektir.''(Yuhanna, 14/15) Faraklit Ahmed demektir ve Peygamberimiz ve getirdikleri insanlığa öğretmiş ve hükmetmiştir.

Barnaba İncili'nde de Muhammed

Barnaba İncili'nde de Muhammed ismi geçtiği bilinir fakat, bu kitap saklanmaktadır.

Bizzat kendisi ve hayatı delildir: Peygamberlikten önceki hayatında en ufak bir yalanına, çirkin bir davranışına şahid olmayan müşrikler bile ona ''Muhammedü'l-Emin'' demişler ve bir tartışma ve problem çözümünde O'nu Kabe'nin hakemliğine seçmişlerdi. Tüm Mekkelilerin gözleri önünde geçen çocukluğu, gençliği dönemlerinde bir hatasını ve açığını bulsalardı, sonra mutlaka ilan edip O'nu kolay yoldan çürütmeye teşebbüs edeceklerdi. Oysa, Kur'an konusunda da değindiğimiz gibi, zor olan kılıçla mücadeleyi seçmişlerdi.

Şimdi, 40 yaşına kadar böyle iffetli, dürüst ve iyi bir insan olarak yaşayan Hz. Muhammed, birden değişip niye Peygamberlik iddiasıyla yalana başvursun ki?

Üstelik bir insan 40 yaşına kadar doğru olup, sonradan birden değişip nasıl yalancı olabilir? 40 yaşına kadar insanların kazandıkları karakterler bıçak keser gibi birden değişebilir mi? Kaldı ki, peygamber olduktan sonra da bu doğruluğunu devam ettirmiş, asla (şaka da olsa) yalana başvurmamıştır. Olsaydı hasımları tüm cihana ilan edeceklerdi. Demek ki o, doğuşuyla getirdiği doğruluk ilkesiyle son nefesini vermişti.

Önemli olan bir konu da şudur: Bir sinek tavus kuşunu, bir ateş böceği bir yıldızı, bir çoban da bir valiyi ne kadar temsil edebilir,  onun yerine gözükebilir. Şayet Hz. Peygamberin doğruluğu olmasaydı, mutlaka bir gaf ve falso yapacak, açık verecekti. Çünkü kendisi okuma yazması olmadığı halde çevresinde pek çok bilgin ve şair vardı.

Bir de, hangi insan yalancıktan, yıllarca sürecek baskı ve işkencelere, açlık susuzluk ve çilelere, güneşin sıcaklığına, aile ve toplum sorunlarına bu kadar katlanabilir. Üstelik ibadetlerini ve dinin duyurulmasını da üstlenerek. Ayrıca dünyalık mal, makam, para, kadın vb. tüm teklifleri geri çeviriyor, eline geçen her şeyi de yoksullara dağıtıyordu.

Sonra çevresinde toplanan Müslümanlar,  öyle doğruyu yanlışı ayırt edemeyecek bilinçsiz insanlar değillerdi. Ebu Bekir, Ömer,  Osman, Ali, Hamza vb. bilgili, kültürlü, zeki insanlar vardı. Bir de Mekke fethiyle ulaşılan yüz binleri, asırlar süren gelişmede milyarlara ulaşan. müslümanları, ilim adamlarını düşünün. Bu kadar insan, doğru olmayan, yalancı bir peygamberin arkasından acaba giderler miydi? Üstelik başlangıçta O'na kılıç çeken sayısız kimseler bile erimiş, müslüman olmuşlardı.

O kadar ki, tüm yeryüzünde, minarelerden, Allah'ın ismi ile beraber adı anılan bir tek insan vardır. O da Hz. Peygamberdir. Doğruluğu da şüphe olan bir insanın, isminin böylesi tüm cihana günde beş defa ilan edilmesi söz konusu olamazdı. Ayrıca,O'nun şahsiyeti, ahlakı, hayatı ve hadisleri kadar yeryüzünde bu denli araştırıları, anlatıları ve yaşanan ikinci bir kişi de bulunmamaktadır.

En güzel ahlakı, tümüyle, zıtlarıyla ve en zirve noktada yaşaması delili: Tüm insanlığa örnek olabilecek bu yüksek ahlakının kaynağının ne olduğunu, kimin O'nu böylesine terbiye ettiğini düşünelim. Anne babasını küçük yaşta kaybetmişti. Cahiliye dönemi denilen o devirde putperestliğin yanında, ahlaki çöküntü had safhada idi. İnsanlar satılıyor,  kızlar kuma gömülüyor, güçsüz eziliyor ve namus bilinmiyordu. Bu ortamda, kumlar arasından bir lotus çiçeği, bir zemzem gibi bitiveren bu eşsiz insanı Allah terbiye etmişti.

İnsanın önünde bir rehber olmazsa karmaşık trafikten çıkması zorlaşır. Ya da tanımadığımız bir kentle bir yol gösterici ararız. İnsanın güzel ahlak hedefine varabilmesi için, çıkmaz sokaklardan, çukurlu yollardan, karanlık yerlerden kurtulması gerekir. İşte bunu en güzel şekilde O'nda görüyoruz.

O, cömerttir fakat., israfa da düşmemektedir. O tutumludur fakat., cimriliğe düşmemektedir. Hem cömert olacaksınız hem de israfa düşmeyeceksiniz. Hem tutumlu olacaksınız, hem de cimriliğe düşmeyeceksiniz. Yani, cömert olurken tutumlu olmayı unutmamanız gerektiği gibi, aynı zamanda israfın, cimriliğin sınırlarını da ihmal etmemeniz gerekmektedir.

Aynı şekilde, o, sabırlıydı ama kayıtsız değildi; aktifti ama plansız davranmıyordu; cesurdu ama kırıp geçirmiyordu, yumuşak huyluydu ama korkaklığa düşmüyordu; vakurdu ama somurtkan değildi, güler yüzlüydü ama laubali davranmıyordu.

Bu ve benzeri tüm güzel ahlak yönleri birer çiçek gibi O’nu sarıvermişti. Fakat unutulmamalıdır ki, çiçekler toprakta biterler. İşte tüm güzel ahlakı doğruluk toprağında bitivermişti. Kabul edersiniz ki, yalancı olan bir insanın diğer meziyetlerine pek bakılmaz. Daha doğrusu, öyle bir insanda bu tür güzel ahlak zaten çimlenmez, sümbüllenmez.

Peygamberimiz (sav)'de tüm güzel ahlaklar en mükemmel şekliyle bulunduğuna göre demek ki o, doğrunun ta kendisi ve Allah'ın Rasulü idi.

İdari kabiliyetinin üstünlüğü delili: Peygamberimiz (sav),herhangi bir dalda bir fakülteyj bitirmemişti, pedagoji, eğitim-öğretim, hukuk, siyasa.l, ekonomik, askeri vb. alanlarda ihtisası yoktu. Fakat o usta ellerine, her şeyi o, temeli olan insan unsurunu almış ve pasını, kirini urunu söküp atmış, onu saf ve som altın haline getirivermişti. İnsanı adeta bir kitap gibi okuyuvermişti. Şefkat ve merhametle yaklaşmış, damarlarına kadar işlemiş kötü ahlakı söküp almış, adeta bir serum verme rahatlığı içinde,yerine güzel ahlakı yerleştirivermişti.

İki komşumuz, akrabamız sınıf. arkadaşımız dargın olsa, barıştırıp bir araya getirme yollarını bulabilmek için ne sancılar çekeriz, kaç teşebbüste bulunur,  araya büyükleri sokarız.. .Oysa Peygamberimiz (sav)'in çevresinde birbirlerini boğazlayan kabileler ve kızlarını gömen insanlar vardı. Bu insanları alıyor, karın caya basmaz insanlar haline getiriveriyordu. Vahşiler medeniyet muallimi oluyorlardı. Ve o medeniyetin asırlar süren dalgaları, Orta Çağ sonrası aydınlanma ve Rönesans hareketlerine içten esir ediyordu. (Ensar:.Muhacir kardeşliği)

İnsan yetiştirme tüm ilim dallarının ve sosyal yapının esası olduğundan bu konuya kısa temas etmiş olduk. Askeri dehası,) taktikleri, ekonomik, hukuki, idari vb. çözümlemeleri kitaplarda...Nereden bakılırsa bakılsın O, Allah'ın bir Nebisidir.

Peygamberlik Neden Efendimiz´e Verildi ?

Tavus kuşu gibi pek güzel bir kuş, yumurtadan çıkar, tekâmül eder, semâlarda tayarana başlar. Afak-ı âlemde şöhret kazandıktan sonra yerde kalan yumurtasının kabuğu içerisinde o kuşun güzelliğini, kemâlâtını, terakkiyatını arayıp bulmak isteyen adamın ahmak olduğunda şüphe yoktur. Binaenaleyh, tarihlerin naklettikleri Peygamberimizin (a.s.m.) bidayet-i hayatına maddî, sathî, sûrî bir nazar ile bakan bir adam şahsiyet-i mânevîyesini idrak edemez. Ve derece-î kıymetine vâsıl olamaz. Ancak bidayet-i hayatına ve levâzım-ı beşeriyetine ve ahvâl-i zâhiriyesine ince bir kışır, nazik bir kabuk nazarıyla bakılmalıdır ki, o kışır içerisinden, iki âlemin güneşi ve tûba gibi şecere-i Muhammediye (a.s.m.) çıkmıştır. Ve feyz-i ilâhî ile sulanmış ve fazl-ı Rabbânî ile tekâmül etmiştir. Binaenaleyh Nebiyy-i Zîşan´ın (a.s.m.) mebde-i hayatına ait ahval-i suriyesinden zayıf bir şey işitildiği zaman üstünde durmamalı; derhal başını kaldırıp etraf-ı âleme neşrettiği nurlara bakmalı. 

Bediüzzaman

Allah, her asrın ve her bölgenin ihtiyacına uygun olarak, bir peygamber göndermiştir. Onun için peygamber, temel inanç konularında birlik içinde olmalarına rağmen, pratiklerde birbirlerinden farklı hareket etmişlerdir. Peygamberimiz ise, eski çağlara oranla dünyanın globalleştiği, medenîleştiği, bir şehir hükmüne geçtiği bu dönemde, zamanın kıyamete yakın diliminde dünyaya geldiği ve ihtiyaçlar arttığı için, geçmiş peygamberlerin bütün hususiyetlerini ruhunda derlemiş ve son peygamber olduğunu göstermiştir. Daha yeni bir çehreye ihtiyaç kalmamıştır. Fakat asırlara göre bazı âdetlerin değişmesi için, kendisi de değişik uygulamalarda bulunduğundan, O´nun varisleri olan âlimler, temel ruhu muhafaza etmekle beraber yaşadıkları asra uygun olanları seçmişlerdir. Ve bu şekilde İslâm tarihinde mezhep ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla yeni bir din ve şeriata ihtiyaç kalmamıştır.

Peki neden bir Arap ve ümmî bir Arap?

Ali Şeriati, "Muhammed´i (a.s.m.) Tanıyalım" adlı kitabında diyor ki: Allah, peygamberlik için kirlenmemiş ruhları seçer. Eğer peygamber Romalılardan veya İranlılardan seçilseydi, Roma ve İran´ın mevcut dinî ve felsefî fikirleri, vahyin filizlenmesine imkân vermeyecekti. Eğer âlim, şair, veya kâhin gibi bir kul seçilseydi, Kur´an için: ´Bu adam bilgilidir, kendi bilgisinden üretiyor, bize sunuyor´ diyeceklerdi. ´Bütün peygamberler çobanlık yapmışlardır´ hadisi, bu hakikata dikkat çekmektedir."  

Uzakdoğu ülkelerinin peygamberleri, genellikle saray ehli oldukları halde, saltanat ve saraylarını bırakıp uzun zaman halvet ve çileye talip olmuşlar ve bu şekilde manevî kirlerden temizlendikten sonra vahye mazhar olmuşlardır.  

İşte insanların şüpheleneceği bütün kapılar kapalı olduğu içindir ki, müşrikler Hz. Peygamber´e ancak, ´delidir´, ´sihirbazdır´ diyebilmişlerdir. Kur´an Onun diliyle: "De ki: Allah dileseydi onu ben size okumazdım, O da size bildirmezdi. Bundan evvel de ben sizin aranızda bir ömür geçirdim. Hiç düşünmez misiniz? (Yunus, 16)" demektedir. Deli ve sihirbaz olmadığını gösterip, vahiy hakikatını kabul etmeyen o müşrikleri susturmaktadır. Çünkü onlar ona "Muhammedü´l Emin" diyorlardı.

Hülasa, Kur´an; Allah, peygamberliğini nereye vereceğini çok iyi biliyor demektedir.

Dinler Evrim Geçirdi mi?

Gerek insanın yeryüzünde ortaya çıkışını, gerekse ona kimliğini öğreten din müessesesinin kaynağını izahta, yaratıcı kavramına muhtaç olmamanın en kolay yolu "evrimcilik"tir. Aksi takdirde, eşi ve örneği olmadan ortaya çıkan ve kâinatın en mükemmel yaratığı olan insana bir yaratıcı gerekir. Bu mükemmel varlığın dünyada bulunuş hikmetini açıklayan hak dinlere de, vahiy sahibi bir peygamber iktiza eder. Çünkü tabiî imkân plânında tekâmül olmadan mükemmele erişmek yoktur.

Yazımızın konusu olmadığı için biyolojik evrimden söz etmeyeceğiz. Lâkin vahyin inkarcısı şu Durkheim sosyolojisi, daha doğrusu ideolojisi üzerinde, söylemek gereken pek çok şey var.

Her şeyden önce şu husus açıktır ki, bir hâdiseyi meydana getirmesi muhtemel birkaç sebep varsa, bunlardan sadece birini ele alıp, olayı bunun sonucu kabul etmek, ilmî bir tavır olamaz. Belki kehanet olur. Dinde evrim iddiasının altında, işte bu kehanet yatmaktadır.

Bu iddianın sahipleri, delil olarak dinlerin tarihî seyrini gösterirler. İlkçağ metinleri putperestlikten bahsetmektedir. "Kazılarda, bu çağlara ait binlerce heykel bulunmuştur. Semavî dinlerin ortaya çıkışı ise, çok daha sonradır. O halde dinler, müşahhas tanrı inancından, mücerret tanrı inancına ve çok tanrılıktan tek tanrılığa evrimleşmiştir" demektedirler. Bu bir ihtimaldir. Yalnız tek ihtimal değildir. Bunun karşısına şu ihtimali de çıkarmak gerekir:

Bütün semavî dinlerde ortak olan inanç sistemi, ilk çağlarda da mevcuttu. Bu sistemi tebliğ eden peygamberler, ilk insanlara da gönderilmişti. Ancak, o çağlarda bugün mevcut olmayan çok değişik bir ortam vardı. Haberleşmenin olmaması, dünyayı ve insanları, aralarında uçurumlar bulunan kamplara bölmüştü. Herhangi bir iklimde meydana gelen inanç hareketi, diğer bölgelerde işitilmiyor, oralarda yayılamıyordu. 

İnsanlar arasında düşünce hürriyeti ve müsamaha yoktu. Umumiyetle yaygın olan inançlara aykırı bir şey söyleyen, hemen öldürülüyordu. Nitekim İmam-ı Rabbani (K.S.) Hindistan'a gönderilen peygamberler arasında üç kişiden fazla ümmeti olanın mevcut olmadığını, ekserisinin ise hemen ilk tebliğde katledildiğini kaydeder. (Mektûbat).

İlk çağlarda insan düşüncesine müşahhas kavramlar hâkimdi. Genellikle insanlar elleriyle tutup, gözleriyle görebildikleri şeyler üzerinde düşünebiliyorlardı. Böyle bir fikir yapısına sahip insanlara mücerret kavramlar ve bilhassa zamandan ve mekândan münezzeh Allah kavramını anlatmak çok güçtü.

İşte bu sebeplerden dolayı semavî dinler, tarihin ilk devirlerinde geniş kitlelere ulaşamamıştır. Böyle olunca da bu dinlerin o zamanlarda da mevcut olduğuna dair belge bulmak, bugün için hemen hemen imkânsız hâle gelmiştir.

ilk çağlar hakkında elimizde yeterli bir bilgi yoksa, tarihî gelişimini pek iyi bildiğimiz din ve mezheplere bakıp, kıyas yoluyla o ilk dinler hakkında bazı sonuçlara varabiliriz.

Bugün Yahudiliğe bakalım. Din millîleştirilmiş ve İbranî ırkının emrine verilmiştir. Tevrat'ı ulvî gayeler yerine, Yahudi'ye dünya saltanatını vadetmekte, bunun yollarını hem de Makyavelist bir tarzda göstermektedir.

Hıristiyanlık, tevhidden şirke; zamandan, mekândan, yeme içme ve üremekten münezzeh bir Tanrı inancından; müşahhas, gözle görülür ve elle tutulur bir Tanrı inancına kaydırılmıştır. Allah'ın kulu ve peygamberi olan Hz. İsa'ya (A.S.) oğulluk, annesi Meryem'e (R.A.) ise zevcelik isnat edilmiştir.

Tarihi çok iyi bilinen ve en son semavî din olan İslâm'a gelince, Cenab-ı Hakk'ın korumasıyla mukaddes kitabı Kur'ân-ı Kerim tek harfi bile değişmeden zamanımıza kadar gelmişse de, mezhepler tarihi incelendiğinde İslâm toplumu içinde de mücerretten müşahhasa, tevhidden şirke kayan hareketler olmuştur. Hz. Ali'ye (K.V.) ulûhiyet isnat eden şianın gulât kısmı, bunun en bariz örneğidir. Bunun yanında aklı bir nevi putlaştıran mutezile, Cenab-ı Hakk'a cisme ait özellikler ve çeşitli azalar yakıştıran müşebbihe, mücessime fırkaları ve günümüzdeki takipçileri, yine her noksandan münezzeh bir Tanrı mefhûmunu dar kafalarına sığdıramamış kitleleri temsil etmektedir. Bugün dahi Cenab-ı Hak'tan bahsederken gökyüzünü işaret eden, ağaç ve çalılara bez bağlayan müslümanların sayısı maalesef pek çoktur.

Şu halde diyebiliriz ki, dinler fetişizmden semavî dinlere, müşahhas kavramlardan mücerret kavramlara evrimleşmiyor belki semavî dinlerden fetişizme doğru dejenere oluyor; tevhidden şirke kayıyor. Matematik ve müsbet ilimlerin insanı mücerret kavramlara götürdüğü şu zamanda bile durum böyle olursa, kıyasen geçmişte böyle olduğunu söyleyebiliriz.

Taş devri insanlarına tevhid ve tenzihi anlatan ve bu uğurda can veren o yüce peygamberlere selâm olsun. insanların ilk devri medeni miydi, vahşi miydi?

İnsanların ilk devri, vahşet değil, belki ilk medeniyetti. Bu ilk medeniyet dersini de insanlara İlâhî peygamberler vermişti. İnsanlara ilk din dersini verenler (yâni tek Allah inancını öğretenler), nasıl İlâhî peygamberler olduysa, ilk medeniyet dersini de insanlara, İlâhî peygamberler vermişlerdi. Şu kadar var ki, İlâhî peygamberlerden bu ilk medeniyet dersini almış bulunan insanlar, sonra bu medeniyetten uzaklaşa uzaklaşa ilk dersi unutarak vahşî olmuşlar, daha sonra tekrar medeniyete girmişlerdir. Şu halde insanlar, vahşet devri, medeniyet devri olmak üzere iki medeniyet safhası değil, belki ilk medeniyet, vahşet, ikinci medeniyet olarak üç devir geçirmişler; vahşîlik, insanlar için ilk devir değil, iki medeniyet arasında geçici bir basamak sayılmıştır.

İnsan kendi gayretiyle peygamber olur mu?

Hiçbir insan, kendi gayretiyle, kesbiyle, ilmiyle, iradesiyle "Peygamber" olamaz. Peygamberlerin, sohbet-i İlâhiye ile bir anda eriştikleri kemâlâta diğer insanlar milyarlar senede ulaşamazlar.

Peygamberlerle diğer insanlar arasındaki bu mühim farkı da şöylece izah edebiliriz:

Bir sadrazam, padişahın raiyeti namına, ona muhatap olup hiçbir ferdin kendi başına, vasıtasız vâkıf olamayacağı birçok sırlara vâkıf olur. Peygamberler de ulûhiyet dairesine ait birçok sırlara, hikmetlere mazhar olurlar.

Malûmdur ki, koyunlar, faraza irade sahibi olsalar, kendi hissiyat ve duygularını, anlayış ve kavrayışlarını ne kadar artırırlarsa artırsınlar, çobanlarının ilmine ve irfanına kavuşamazlar. Çobanın bir saatte kazandığı ilme ve mazhar olduğu feyze, onlar binlerce senede erişemezler.

Diğer insanlarla Peygamberler (A.S.) arasındaki fark da buna benzer. 

Tarihler Peygamberimizi Anlatabilir mi ?

Allah'ın kendilerine ihsan ettiği kabiliyetleri sebebiyle şöhret sahibi olmuş, nice büyük kumandan ve devlet reisleri gelip geçmiştir bu dünyadan...

Tarihler, bunların hayatlarını büyük bir ihtimamla bizlere kadar ulaştırmış, kahramanlık ve icraatlarını teferruatı ile yazarak, kendilerinden sonraki nesle intikâl ettirmiştir.

Ancak, geçmiş devlet reisleri ve ordu kumandanları hakkında bilgi veren bu tarihler, bazen o zatların hakiki hüviyetlerini aynen yazmışsa da, bazen mübalâğalarla dolu ifadeler kullanıp, onları sahip olmadıkları bir takım vasıf ve icraatlarla da tanıttıkları olmuştur.

Bir de, tarihe mal olmuş öyle büyükler var ki, kalemler onların hayatlarını, diğerleri gibi mübalâğa ile anlatmak şöyle dursun, aynen kaydetmeye bile muktedir olamamışlardır.

Evet, Peygamberlerin, hususiyle Resûl-ü Ekrem Hazretlerinin hayatı, binlerce cilt siyer ve tarih şeklinde yazılmış, fakat hiç birinde de hakikî hüviyeti aksettirilmeye muvaffak olunamamıştır.

Neden acaba? Yazarların ehliyetsizliğinden, mevzuun ulviyetini takdirsizliklerinden midir?

-Hayır! Peygamberler, diğer tarihî lider ve dünya meşhurları gibi, tek şahsiyetli değildir de ondan!

Çünkü, hayatı yazılan diğer beşerî lider, meşhur kumandan ve feylesoflar; sadece bizim gibi birer kul ve beşerdirler. Gerçi Peygamberler de, aynen bizim gibi birer kul ve beşerdirler; lâkin, bu müşterekliğimizden ayrı olarak, onlarda bir de Resûllük şahsiyeti, Peygamberlik hüviyeti vardır...

işte, dikkatinize arzetmek istediğim .taraf da burasıdır. Zaten Peygamberi, diğer dünya büyüklerinden üstün kılan hususiyeti de, bu Risalet tarafı, Peygamberlik vasfıdır.

Tarih ve siyerler, işte bu vasfı anlatmakta güçlük çekmekte veyahut yüksek Risalet şahsiyetini gerektiği ehemmiyette okuyucunun dikkatine verememektedir. Bu itibarla Peygamberin sadece beşerî hayatını anlatan tarihleri okurken, "işte Peygamber bundan ibarettir" dememek lâzımdır.

Nitekim tarihten, Peygamberimizin hayatını okuyan kimse, O'nun da bizim gibi acıktığını, yokluk ve zorluk çektiğini, düşmanlarının eziyet ve zulmüne uğradığını, icabında kendi evinde bile hanımlarıyla münakaşa edip huzursuzluklara mâruz kaldığını okuyunca; bu halleri basit görüp Resulullah’a sevgi ve muhabbeti sarsılmaması için derhal şöyle bir muhakeme yapması gerekir:

-Bu gibi beşerî tavırlar Peygamberin imam ve önderi olduğu insanlığa, örnek tavır ve hareketlerdir. Yoksa Peygamber bundan ibaret değildir. Çünkü, beşerî mevzularda böyle mahrumiyetlere müptelâ olan Resulullah: icabında berk süratinde Burak'a binerek, bir gece içinde bütün semaları dolaşıp Hazret-i Cebrail'in bile geçemediği yerlere geçmiş, Huzur-u izzete varıp Cenâb-ı Rabbül Alemîn'le görüşmüş, aynı gece içinde tekrar Mekke'deki makamına dönerek hiç bir insanın muktedir olmayacağı mucizelere mazhar olmuş; zamanı gelip hikmeti icab edince, Rabbimiz O'nun parmaklarından çeşmeler gibi sular akıtmış; oturduğu bir kişilik sofrada yüzlerce kişi karnını doyurup kalktığı halde, sofradaki bereket yine kaybolmamıştır.

işte tarih ve siyerden, Peygamberin beşerî hayatını okuyan kimseler, O'nun beşerî hallerini, Resûllük ve Nebîlik vasfına ait binlerce mûcizeleriyle birleştirerek okur, ikisini birlikte düşünerek, Peygamber de diğer dünya kâşif, mütefekkir ve dâhilerinden biri gibidir, demekten kurtulur.

Şayet böyle yapmaz da, Resulullah’ın beşerî tavırlarını dikkate alır, binlerce mucizelerini hiç hatırlamazsa; bu takdirde hürmetsizliğe.düşebilir, Peygamberimizi de tarihin kaydettiği diğer dünya dahîleri gibi sanır. -Hâsâ-"Hz.Muhammed (s.a.v.) Felsefesi" gibi herzeler bile yazmağa başlar.

Bu bakımdan Peygamberin hayatını yazıp okuyanlar, O’nun Resûllük şahsîyetinin delili olan binlerce mucizelerini de yazıp okumalı; mucizelerle, beşerî hayatını asla ayrı düşünmemelidir.

Peygamberimiz Niçin Fazla Yaşamadı ?

Peygamber Efendimiz'in (S.A.V.) aziz ömürleri, ancak altmış üç sene devam etmiş, birçok büyük insanda görülen yetmiş, seksen, hatta doksan ve yüz yaş gibi uzunca bir ömre mazhar kılınmamıştır.

Halbuki, Hazret-i Resûlûllah'ın (S.A.V.) hayatları başkaları gibi değildi. O, yaşadığı her ay ve gün şöyle dursun, her saniye için dünyayı alâkadar eden kanunlar vazediyordu; insanlığı saadete sevkeden ölçülere vesile oluyordu. Hayatlarının her dakika ve olayı, birer ölçü ve ibret numunesiydi. Buna rağmen daha fazla yaşamadılar, birçok kimselerde görülen bir asırlık ömür Onda görülmedi. Yarım as-n onüç sene geçen bir hayatla dünyalarını değiştirdiler.

Hikmet âlimleri, bunun sırrı üzerinde dururken bizi irşad eden şu gerçeği dikkatimize verirler:

Peygamber Efendimiz, aziz ömürleri boyunca ümmetinden son derece hürmet ve saygı görmüş, hayatının başından sonuna kadar gösterilen bu saygı ve hürmeti her geçen gün arttıracak muvaffakiyetlere de mazhar olmuştur.

Şayet ömürleri altmış üçü de geçip, bir çokları gibi daha yaşlanmış, daha çok ihtiyarlık devresine girmiş olsaydı, yaşlılarda görülen ihtiyarlık halleri onda görülür, gösterilen kudsî hürmet ve saygının eksilmesine sebep olabilirdi. Ona sonsuz bir muhabbetle bağlı olan Ashabı, yaşlılık sebebiyle gördükleri ihtiyarlık hallerinden dolayı üzülür ve hürmetleri zaafa uğrardı.

Bu yüzden Resulünü ömrü boyunca hayatın en mükemmeliyle yaşatmış olan Rabbimiz, Onu ihtiyarlatmadan, ihtiyarlık hakkında koyduğu ilâhî kanun hükümlerine mâruz bırakmadan huzuruna almış, gösterilen sonsuz muhabbet ve bağlılık zedelenmeden hayatın en aziziyle ömrünü sona erdirmiştir.

Peygamberimiz Sadece Araplara mı Gönderilmiş ?

"Biz her peygamberi kendi toplumunun diliyle gönderdik ki onlara apaçık anlatabilsin." (İbrahim:4)

Bazıları bu âyeti göstererek Kur’an’ın muhatabının sadece Araplar olduğu sonucuna varıyor. (Çünkü Kur'an Arapçaymış.) Halbuki bu âyeti böyle yorumlamak mümkün değildir. Çünkü Peygamber Kur'an'ın deyimiyle "bütün alemlere rahmet olarak gönderilmiştir." Onun getirdiği mesaj bütün insanları kaplamaktadır. Kur'an'da-ki hitapların "Ey insanlar" olarak geçmesi, bunun en açık delilidir. Allah kendisini âlemlerin Rabbi olarak tanıtmaktadır. Arapların Rabbi olarak değil.

Yukarıdaki âyete gelince: Bu âyet peygamber ile toplum arasında olması gereken sosyolojik bir gerçeği ifade etmektedir. Bu gerçek, hitap edenle karşısındaki insan arasında dil birliğinin olması gerekliliğidir.

Kur'an bu âyette eğitimci, aydın ve topluma yön vermek isteyenlere, hitap etmek isteyenlere: "Eğer başarılı olmak istiyorsanız toplumunuzun diliyle konuşun. Bu ilâhi bir kanundur. Kendi fildişi kulenizden onlara seslenirseniz ne siz onları anlamış olursunuz ne de onlar sizi anlamış olurlar. Dolayısıyla olumlu hiçbir sonuca ulaşamazsınız." dersini vermektedir.

Hazreti Nuh’un Gemisi Nasıldı ?

Peygamberler, göstermiş oldukları mucizelerle hem dâvalarını ispat etmişler, hem de maddî terakkinin rehberi olmuşlardır. Kur'ân-ı Kerîm'de peygamberlerin mucizelerine yer verilmekte, insanlara o mucizelerin benzerlerini yapmaları için yol gösterilmekte, teşvik edilmektedir, insanoğlu, zamanla peygamberlerin mucizelerinin benzerlerini taklit etmişler, ama hiçbir zaman mucizelerin aynısını yapmaya güç yetirememişlerdir. Hazret-i Musa'nın (a.s.) asasını yere vurmak suretiyle fışkırttığı  suyu, insanlar sondaj aletleriyle çıkardılar; ancak kuru bir ağaçla bunu yapmayı henüz başaramadılar, başarmaları da mümkün değildir.

Hz.Nuh'un (a.s.) gemisi de bir kudret mûcizesidir. Bilindiği üzere Cenâb-ı Hak, Hz.Nuh'u (a.s.) putperest olan kavmini imana davet etmesi için peygamberlikle vazifeli kılmış, ancak kavminin bunu kabul etmemesi üzerine bir gemi yapmasını emretmişti.

Daha önce hiçbir gemi yapılmamış olduğundan, bu ilk gemiyi yapmak Hazret-i Nuh için çok zordu. Ancak Cenâb-ı Hak, ona nasıl yapacağını vahyetti ve Hz.Cebrail'i de "yardımcı" olarak gönderdi.

Hazret-i Nuh, Hz.Cebrail'in (a.s.) ve kendisine inanan mü'minlerin yardımıyla iki veya dört yıl içinde geminin yapımını tamamladı. insanoğlunun yapmış olduğu bu ilk gemiyi Cenâb-ı Hak, Hz.Nuh'un (a.s.) eliyle insanlığa hediye etti.

. Hz.Nuh'un (a.s.) yaptığı bu geminin büyüklüğü hakkında çeşitli rivayetler vardır. Doğrusu, Hz.Nuh'a inanan seksen mü'minle bunların ihtiyaç maddelerini ve orada mevcut olan hayvanlardan birer çift alabilecek büyüklükte olduğudur. Bunun yanında geminin üç katlı olduğu da rivayet edilir.

Ama bu gemi için asıl mühim olan husus, onun alelade yelkenli bir gemi olmayıp, buharlı bir vapur olduğudur.

Asrımız müfessirlerinden Elmalılı Hamdi Yazır, "Nihayet emrimiz geldiği ve tennur feveran ettiği vakit"  mealindeki âyet-i kerimede geçen "tennur" ve "feveran" kelimelerinden hareketle bu geminin buharlı olduğunu söylemektedir.

Âyette geçen "tennur" kelimesine müfessirler, çeşitli mânâlar vermişlerdir. Pekçok müfessir, "tandır" mânâsına gelen "tennur" kelimesini hakiki mânâda kullanmışlardır. Tandır, meşhur manâsıyla üstü kapalı ocak demektir. Bu "tandır"in Hz.Nuh'a ait olduğunu söyleyenler olduğu gibi, Havva validemizin ekmek pişirdiği tandırdır, diyenler de bulunmaktadır.

Elmalık Hamdi Yazır ise, "tennur" ve şiddetli kaynamak ve fışkırmak mânâsına gelen "feveran" kelimesini ele alarak farklı bir yorum getiriyor ve şöyle diyor:

Bir gemiden bahsederken, tam ocak feveran ettiği sırada 'yürü emri' verildiğini işittiğimiz zaman, o geminin harekete hazır vaziyette olduğunu anlamakta hiç tereddüt etmeyiz. Lâkin gemiyi görmemiş olanlar, buna intikal edemezler ve 'Acaba bu ocak feveranı ne demektir? Bu olsa olsa bir işarettir' seklinde düşünmekte mazur olurlar."

Geminin yelkenli olmayıp buharlı olduğuna işaret eden diğer bir delil de, "gemi, içindekilerle birlikte dağlar gibi dalgaların arasından akıp gidiyordu." 7 mealindeki âyet-i kerimedir. Bu âyetten, dağlar gibi dalgalar arasında aylarca yol alan bir geminin alelade bir gemi olmayacağı anlaşılıyor.

Netice olarak; Hz.Nuh'un (a.s.) yaptığı geminin buharlı olması hiç de akıldan uzak değildir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, peygamberlerin mucizeleri, hem onların dâvalarına bir delil olması, hem de insanları maddeten yüksel-, meye teşvik etmesi için verilmiştir. Cisim ve cismânî olmadığı için, zaman ve mekânın kaydı altına girmeyen Cenâb-ı Hakk'ın Hz.Nuh'a (a.s.), değil buharlı bir vapurun plânını vermiş olması; insanoğlu mucizeye yetişemeyeceğine göre, kıyamete kadar keşfedilecek olan en modern gemiden daha mükemmel bir geminin plânını vermiş olması dahi elbette mümkündür.

 





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Mesajın: